Ülkemizde sayıları giderek artan HIV ile yaşayan kişilerin yaşamları, pek çoğumuzun tahmin ettiği gibi kolay olmuyor. Özellikle tanı aldıktan sonra yaşanan anksiyete, çevresel etmenlerle içinden çıkılamaz bir hale gelebiliyor. Ancak bazen, her zaman duymaya alışık olduğumuz hikayeler, kişinin içinde bulunduğu duruma farklı bir bakış açısıyla bakmasıyla yön değiştirip, daha mutlu bir akışla yoluna devam edebiliyor. Bu akış, sadece tedavi sürecinin başarısına değil, aynı zamanda kendisi ile barışan bireyin tüm yaşamına da yansıyor.

Bu yıl itibariyle, Pozitif Yaşam Derneği olarak Klinik Plus Dergisi’nde kaleme almaya başladığımız özne hikayelerinin beklediğimizden çok ses getirmesi bizi çok mutlu etti. Özellikle HIV tanısı aldıktan sonra hayatları pozitif değişen ve dönüşen kişilerle yaptığımız röportajlara yönelik Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji uzmanlarından gelen olumlu geribildirimlerle, Özne Plus yazı serisi için içerik üretmek, bizim için çok daha anlamlı ve heyecanlı olmaya başladı.

HIV enfeksiyonu, klinik açıdan özel bir hastalıktır. Ayrıca sadece bir enfeksiyon hastalığı olarak kalmayıp, 40 yılı aşkın süredir dünya genelinde ayrımcılık, ötekileştirme ve damgalamanın da ana başlığı olarak gündemimizde yer almaktadır. Pozitif Yaşam Derneği olarak 2006 yılından bu yana Destek Merkezi kapsamında vermiş olduğumuz danışmanlıklarla HIV ile yaşayan kişileri güçlendirmek için var gücümüzle çalışmalarımıza devam ediyoruz. Her yıl Destek Merkezi’mizden danışmanlık alan binlerce HIV ile yaşayan kişiden biri olan Mustafa, bu ay ki Özne Plus röportajımızın konuğu…

Geçirdiği ağır bir gribal enfeksiyonla hayatı, daha önce hiç aklına gelmeyecek şekilde değişen Mustafa ile yaptığımız bu röportajda, 7 yıllık HIV ile yaşam deneyiminden kesitleri biraz duygusal, biraz keskin, biraz da eğlenceli bir şekilde okuyacaksınız. Tanı almasıyla beraber kendi deyimiyle “dünyası başına yıkılan” Mustafa’nın, kendisi ve tanısı ile barışmasından sonra değişen yaşamı ve dönüşen karakterinin herkese ilham vermesini diliyoruz. Röportaja başlamadan, özneye ait tüm tanımlayıcı bilgilerin olası hak ihlallerini önlemek amacıyla değiştirilmiş olduğunun altını bir kez daha çizmek isteriz. İyi okumalar…

Merhaba Mustafa, nasılsın?

Teşekkür ederim. İyiyim. Aslında biraz yorgun sayılırım. Baba olmak yorucuymuş.

Tahmin edebiliyorum. Nasıl gidiyor peki babalık?
Valla günlerin nasıl geçtiğini anlamıyorum. Gündüz iş, akşam ufaklık, derken eşimle kendimizi nasıl yatağa atıyoruz bilmiyoruz. İki yaşında ve tam da her şeyi deneyimleye başladığı dönemdeyiz. Evin içinde ikimizi de oynatıyor desem yeridir.

Kolaylıklar diliyorum. Biz seni tanı aldığın ilk dönemden beri tanıyoruz, lakin okurlarımız tanımıyor. Dolayısıyla herkesin hem seni tanıması, hem de sürecini anlaması için hikayeni baştan bir dinleyebilir miyiz?

Elbette. Yağmurlu bir İstanbul sabahıydı… (İkimiz de gülüyoruz). Şaka şaka. 2016 yılı Temmuz’un ortasıydı. Ben o dönemde bir bankada ticari müşteri temsilci olarak çalışıyordum. Bütün günüm arabada, o müşteriden bu müşteriye koşturmakla geçiyordu. Aşırı yorucu bir mesaim vardı. O dönemde ağır bir grip geçirdim. Tabi ben durumu çok dikkate almıyordum. Aklım fikrim hep işteydi. Grip bir hafifliyor, bir ağırlaşıyordu. Ben de klimaları suçluyordum. Arabanın içinde ya da ziyarete gittiğim müşterilerin ofisleri Alaska gibiydi, tahmin edersiniz ki. “Herhalde klimalardan oluyor, sıcakta pişip pişip soğukta çarpılıyorum” diyordum. Ama başka çarem de yoktu. Havalar aşırı sıcaktı, ben takım elbiseyle çalışıyordum. Yani o klimalar ya çalışacak ya çalışacak! Yaklaşık 20 gün süren bir grip hikayesinden söz ediyorum. Nihayetinde bir gece aşırı sıcak basmasıyla uyandım. Kapı pencere açık güya, ama ben alevler içerisinde yanıyordum.

Tabi, sen hala durumu griple ilişkilendiriyorsun…
Tabi canım, ben hala grip diye düşünüyorum. Saate baktım, daha sabahın beşi. Ama zaten altı buçuk, yedi gibi kalkıyorum. Kendi kendime “kalk duş al, kendine gel” dedim. Sonra serin bir duş aldım. O zamanki hissettiklerimi hala unutmuyorum. Su omuzlarımın üzerine düştükçe “cıss” sesini duyar gibiydim. Bedenim yanıyor ve ben vücuduma su değdikçe “şükürler olsun” diyordum. Öyle bir ferahlık hissi ki, kaynar kazanın içerisinden çıkarılıp, buz gibi suyun içine atılmış gibi olduğunuzu düşünün… Duştan çıktıktan sonra kendime gelince, acile gitmeye karar verdim. Giyindim evden çıktım, hastaneye doğru yol aldım. Saat 7 gibi özel bir hastanenin acil servisine başvurdum. Bu arada yeniden ateşim çıktı. Allah biliyor ya, yolda dua ede ede sürdüm arabayı. Çünkü iyi değildim ve E5’te araba sürüyordum! Allah muhafaza, bir kaza yapsam. Kendime değil, başkasına zarar vermekten korkuyorum!

Çok şükür hastaneye vardım, acilin önüne park ettim arabayı ve güvenliğe el işareti yapıp çağırdım. Kötü durumda olduğumu ve mümkünse bir vale yönlendirmesini istedim. Arabayı park edecek halim yoktu. Bir an önce serum falan yemek istiyordum.

Sonrasında doktor, tahlil, müşahede derken ben acil servis yatağında uyumuşum. Telefonumun sesine uyandım. Arayan yöneticimdi. Saat 10 olmuş ve bir sürü mesaj atmış bana. Saatlerdir uyuduğumun farkında değilim. Kendisine hasta olduğumu ve acilde olduğumu söyleyince 1 saate acile damladı, sağ olsun! Lakin gelmeseymiş daha iyiymiş. Tüm o kâbusları yaşamazdım…

Bildiğim kadarıyla sen hukuki sürece girmek istememiştin…
Yani nasıl girebilirdim ki? Zaten kafam çok karışıktı. Ayrıca bankacılık sektörü aslında insan kaynağı bakımından küçük bir sektör. Eğer işinizde iyiyseniz ve İstanbul gibi işin merkezinde çalışıyorsanız, herkes sizin isminizi bilir. Ben işimde iyiydim ve o dönem çalıştığım banka ve çevrede tanınıyordum. Dolayısıyla risk almak istemedim. Düşünsenize, hakkımda referans almaya çalıştıklarını! Zaten konu farklı bir yöne evrildi sonrasında. Neyse, konuyu dağıtmayayım.

Yöneticimle yaptığım telefon konuşmasından sonra, acil servis hekimi geldi ve bazı viral enfeksiyon testleri de yapacaklarını söyledi. Ben “Ne gerekiyorsa” falan diye geveledim. Kan aldılar ve ben yatmaya devam ettim. O sırada yöneticim geldi. Benim kolumda serum, ahlar vahlar, “neler oldu sana”lar… Ne olacak, altın yumurtlayan tavuğun hasta oldu! Yöneticimle aram iyiydi, ama o anki tutumu samimiyetsizdi. Ben de ona sahte gülümsemeler atıyordum.

Bayağı kaldı yanımda. Hiç susmadı, Allah biliyor! Yok efendim, yalnız yaşayan insanın halinden anlarmış, kendisi de evlenene kadar yalnız yaşamış, belki bu vesileyle biriyle evlenirmişim…

İş evlendirme programına döndü yani…
Evet, evet. Neyse. Yanımda ne kadar kaldı hatırlamıyorum ama tahlil sonuçlarım çıkmış, herhalde 2 saat kadar geçmişti. Başka bir doktor elinde bir kağıtla geldi. Yanımda yöneticim oturuyor. Doktor kendini tanıttı, enfeksiyon hastalıkları uzmanıymış. Bunu duyan yönetim “ah tam da işin uzmanı geldi, beyimiz de bir çeşit mikroptur” falan gibi saçma sapan espriler yapıyor. Doktor direk konuya girdi ve “Hanım efendi yakınınız mı?” diye sordu. Ben de “Yöneticim olur kendisi” dedim. Doktor gülümseyerek yöneticime “İzin verirseniz hastamızla yalnız görüşmek isterim, ben utangaç bir doktorum” dedi. Yöneticim istemeyerek bölmeden uzaklaştı. Gerçi ben uzaklaştığını sanmıştım. Görmüyordum ki nerde olduğunu…

Esas olay bu noktada kopuyor sanı- rım…
Hem de nasıl! Doktor bana anlatıyor, işte HIV ile enfekte olmuşum, korkmamalıymışım, tedavisi basitmiş, her gün düzenli ilaç alabilecekmişim, o benim reçetemi yazarmış, bankamın sandığı ödüyormuş…

O dönem özel yardım sandığı olan bir bankada çalışıyordun, değil mi?
Evet. Doktor anlatıyor ama ben ona anlamsız gözlerle bakıyorum. İçimden “Acaba, bu yaşa kadar yaşar mıyım?” demiştim, meğer sesli söylemişim. Doktor “Valla ben 60’a merdiveni dayadım. Üstelik HIV’den daha ciddi sağlık sorunlarım var. Emin ol sen benden daha uzun yaşarsın” demişti, gülerek. Adam beni motive etmeye çalıştıkça, ben adama gıcık oluyordum. HIV ile enfekte olmuşum, öleceğim -yani öyle olduğunu düşünüyorum, neden dersen, çünkü her kötü şey benim başıma gelir, ben dünyanın en şanssız insanıyım ve Murphy Kanunları’nın en sevdiği insan benim ama adam geçmiş karşıma sırıtarak bana hikaye anlatıyor. En sonunda ne olacak peki diye sordum, o kadar dinlememişim ki doktorun anlattıklarını; o da “Hızlıca tedaviye başlayacağız. Ama bu gece burada yatıracağım seni, yatış sırasında geniş bir tahlil yapacağım. Sonra da hızlıca ilaçlara başlayacağız” dedi ve yatış sürecini başlatmak için yanımdan ayrıldı. Doktor ayrılır ayrılmaz yöneticim damladı. “Umarım sorun yoktur” falan diye sırıtıyor suratıma. Ben de beni yatıracaklarını, yarın taburcu olacağımı, bir süreliğine istirahat raporu yazılacağını söyledim. Yöneticim de umursamaz bir şekilde “Tamam sen bak keyfine, kendini iyi hissedince görüşürüz” dedi. O an yüz ifadesinden işkillenmiştim, ancak kafam başka şeylerle o kadar doluydu ki, nemrut bir insan olması nedeniyle çok umursamamıştım. Ama sonra çıktı kokusu…

Peki, o gece yatışın yapıldı. Tüm tetkikler yapıldı. Sonra tedavi sürecine nasıl başladın?
Ben ertesi gün taburcu oldum. 1 hafta boyunca her gün seruma gittim hastaneye. Allah var, hastanedeki herkes bana çok iyi davrandı. Ben şu anki bilgimle, o dönemde benimle ilgilenen bir sağlık çalışanı olsaydım, çok da bana hizmet vermek istemezdim. Yani işte cehalet böyle bir şey. Halbuki şimdi anlıyorum, o sağlık çalışanları kişinin bir enfeksiyonu var mı yok mu fark etmeksizin, çok tedbirli ve işin ehli çalışıyorlarmış. Üstelik benim henüz tedavi altında olmadığımı bilmelerine rağmen. Hepsinden Allah binlerce kez razı olsun.

O gün yapılan testlerden biri de doğrulama testiymiş. 10 gün kadar sürdü gelmesi, ama Enfeksiyon Hastalıkları doktoru hemen ilaç tedavisine ertesi gün başlamamı istedi. Çünkü RNA milyonu geçmişti…

O kadar yüksek miydi HIV RNA?

Tabi canım. Ama şikayetçi değilim. Hayatımda ilk ve tek o dönemde milyonu gördüm. Ha, para değil de başka bir şeyin milyonuydu ama olsun, milyon milyondur.

(İkimiz de gülüşüyoruz)

Tedavin başladıktan sonra ne kadar sürede RNA belirlenemeyen seviyeye indi?
Valla tam anlamıyla üç ayı buldu. Birinci ayın sonunda yapılan testlerde RNA’nın %80’i baskılanmıştı. Ama üçüncü ayda yapılan testlerde RNA’dan eser yoktu, CD4’lerim ise 900’lerdeydi. Yani üç ayda eski sağlığıma kavuştum diyebilirim. Tabi işin psikolojik boyutu o kadar kolay olmadı…

Kısa sürede RNA’nın belirlenemeyen seviyeye ulaşmış olması, güncel tedavilerin etkililiği ve elbette ki doktorunun da başarısı. Peki, o sırada iş yerinde yaşanan olayları paylaşmak ister misin?

Tabii ki. Ben iş başı yaptığımda, yöneticim tatile çıkmıştı. 15 gün yoktu. Toplamda üç hafta kadar birbirimizi görmedik. Normal şartlar altında ölüm yatağında bile mesaj atıp durum bilgisi soran kadın, benimle hiç iletişim kurmamıştı. Şikayetçi değildim, çünkü bazen çok bunaltıyordu. Lakin bu sessizlik beni iyice germişti. Bir şeyler olduğunu sezinliyordum. Ki sonra, tatilden dönünce kokusu çıktı ortaya.

Onun iş başı yaptığı gün sabah erkenden ofise gittim, oradan müşteriye giderim diyordum. “Hoşgeldiniz” demek için odasına gittim. İçeri davet edip kapıyı kapatmamı söyledi. Neymiş, ben bir hafta raporlu olup iş başı yapınca da toparlayamamışım. Hedeflerimi tutturamazmışım, böyle devam edemezmişiz, belki farklı bir yerde mutlu olurmuşum…

Kadın öyle şeyler söylüyordu ki, o kadar mantıksız konuşuyordu ki! Ben de hafta sonu hedef tablolarını sistemden incelediğimde, yıllık hedefe erişim bazında benden daha kıdemli olanlardan bile önde olduğumu gördüğümü söyledim. Kadının suratı hemen değişti. Köşeye sıkışmış hissettiğini anladım. Ben “Toparlarım ben, madem herkese fark atmamı istiyorsunuz, bir ayda istediğiniz olur” deyince kadın, “Ben seninle artık çalışmak istemiyorum. Kendine yeni bir iş bulman, senin için en hayırlısı” dedi. Hep dedim ya, kadın bir garip davranıyordu. Her zaman ki -affedersiniz- yalaka tarzı yoktu bu sefer. Ben üsteleyince ağzındaki baklayı çıkardı tabi. Demiştim ya doktor dışarı çıkarmıştı diye, işte o zaman o panelin arka tarafında bizi gizlice dinlemiş. Yetmemiş üstüne şirkete gelip diğer yöneticilerle paylaşıp ne yapması gerektiği konusunda akıl danışmış, o da yetmemiş sandığı arayıp doktorla konuşmuş. Ama işte orda taşa çarpmış. Kendisi benimle çalışmak istemediğini söyleyemediği için, doktora benim işten çıkartılmamla ilgili akıl verince, doktor da ona haddini bildirmiş. Tabi ben bunu aynı gün ilerleyen saatlerde öğrendim.

Adeta 24 saat dizisi gibi hikaye…

Sormayın. Sonra ben ofisten müşteriye gitmek için diye çıktım, ama soluğu sandık yönetim merkezinde aldım. Benim grubumla ilgilenen doktorla görüşmeye girdim. O adamdan Allah bin kere razı olsun, beni öyle güzel karşıladı ki. Kendisiyle yaptığım sohbette, içinde bulunduğum durumu anlayınca doktor, benimle ilgili arkamdan dönen olayları anlatmak gereği hisseti ve ekledi: “Ben tedavisi olan ve senden başkasını ilgilendirmeyen bir hastalık konusunda, senin aleyhine bir rapor yazamam. Hani kanser gibi hastalığın tedavisi nedeniyle çalışamayacak durumda olsan, durum farklı olurdu. O durumda yönetime ve insan kaynakları birimine devamsızlık oluşacağı nedeniyle öneri yazıyoruz. Ama senin durumun öyle değil ki! Doktorun ilacını yazacak, ben onaylayacağım, eczaneden ilacını alacaksın, her gün kullanıp hayatına devam edeceksin! Dolasıyla tıbben senin iş akdinin sonlanması ya da uzaklaştırılman gerekmiyor. Senin gibi düzenli ilaç kullanan, mesela diyabet hastalarımız var. Her gün diyalize giren çalışanımız bile var! Benden yana şüphen olmasın. Ama o kadın sana işbaşında rahat vermez. Asıl bu konuda bir karar vermen gerekebilir” dedi. Ve haklıydı!

HIV enfeksiyonu konusunda böyle bilgili olan farklı branş doktorlarının varlığını öğrendikçe mutlu oluyoruz. Onlarla el birliği içinde bu ayrımcılık öykülerine zamanla son vereceğiz. Peki, doktorla görüşmen sonrasında süreç nasıl ilerledi. Sen şu anda farklı bir işte çalışıyorsun, değil mi?

Evet, şu anda farklı bir şirketteyim. Yani işte Allah bir yerden alıp diğer yerden veriyor mu denir, ne denir bilemem ama tam olarak böyle oldu. Ben o hafta sizlerle görüştüm. Sizler, sağ olun, bana çok destek oldunuz ama ben işi benim yöntemlerimle, bankacılığın çirkin blöf yöntemleriyle halletmeliydim. O sebeple sizin desteğinizi reddetmiştim. Olaylar bu şekilde gelişince ben bir arkadaşımın yakını olan bir avukatla görüştüm. Avukat daha önce malpraktis davalarına bakmış ve HIV enfeksiyonu konusunda da bilgiliydi. Bana bazı akıllar verdi. O hafta Cuma günü mesai saati sonrasında yöneticime, Pazartesi günü kendisiyle bir toplantı yapmak istediğimi söyledim. Konuyu sordu, “Pazartesi görüşürüz” dedim. Amacım onu rahatsız etmekti ve bunu da başardım. Pazartesi günü toplantıda, artık kendisiyle çalışamayacağımı çünkü özel hayatıma yönelik gizli bilgileri benim rızam dışında üçüncü şahıslarla, hem de birçok şahısla paylaştığını, bunun ceza hukukuna göre suç olduğunu ve avukatımın kendisi hakkında gerekli işlemleri başlatacağını söylediğimde surat ifadesini ve paniğini görmenizi isterdim.

Velhasıl işler benim istediğim gibi gitti. O dönemde zaten flörtleştiğim ama evet de demediğim şirketler vardı. Yeşil ışık yakınca, işler yoluna giriverdi. Tüm bu olaylar olduktan üç ay sonra ben yeni şirketimde işe başladım, üstelik bir ay kafa tatili yaparak. Hem de ücretli!

Nasıl yani?

Yöneticimin yaptıkları büyük bir hak ihlaliydi ve şirketin hukuk departmanı da bu olayı böyle derinlemesine öğrenince, beni ikna etmek için bir protokol imzaladık. Ben başarılı bir referans yazısı da dahil olmak üzere tüm maddi haklarımı aldım. Yöneticim de bir süre sonra, nasıl oldu bilmiyorum, işinden oldu. Yani kendi kazdığı kuyuya kendi düştü!

Olaylar çok hızlı gelişmiş. Peki, yeni iş yerine başlarken hiç endişelenmedin mi?
Hiç endişelenmez olur muyum? Ben o kafa tatili dediğim dönemde bir terapistle görüştüm. Kendimle barışmam ve yaşadıklarımı üzerimden atmam gerekiyordu. İşe de yaradı. Yoğun bir terapi sürecine başladım, haftada iki gün görüşüyorduk. İlk ayın sonunda psikolojik olarak zımba gibi olmuştum. Yeni iş başı yapacağım yerle de önceden sözleşme imzalamıştım. Terapistim bir akıl verdi bana ve ben kendimi iyi hissetmek için yeni işe başlayacağım yerle ilgili, HIV enfeksiyonu konusundaki yaklaşımlarını anlamak için internette bir araştırma yaptım. Şirket, yabancı bir şirket ve dünyada geniş bir organizasyonları var. İnsan kaynakları politikası içerisinde kimseyi din, dil, ırk, hastalık vb. konularda ayırmadıklarına dair bir bilgi buldum. Biraz daha interneti kurcalayınca sosyal medya hesaplarında 1 Aralık Dünya AIDS günü mesajını gördüm ve HIV ile yaşayan çalışanlarının yanında oldukları metnini okuyunca, dünyalar benim oldu. Yani önce dünya başıma yıkıldı, sonra yeni bir dünyam oldu. Ama tabi ben sonra bunu komik bir şekilde hemen elime yüzüme bulaştırmadım da değil…

Yeni iş yeni heyecan tabi…

Tabi tabi, öyle bir heyecan ki…

Şirketin Türkiye’de farklı konu başlıklarında ayrı ayrı finans kuruluşları var. Dolayısıyla organizasyonu geniş ve bir iş yeri hekimi var. İşbaşı yapmadan önce muayene olmam gerekiyor. Muayene sırasında doktor bana herhangi bir kronik rahatsızlığım olup olmadığını sorunca ben HIV ile yaşıyorum demekle kalmadım, ta olayın en başından nefes almadan anlatmaya başladım. Doktor ayağa kalkıp yanıma geldi. Eliyle “Dur” işareti yapıp beni susturunca anladım nasıl motor yaktığımı. “Şimdi derin bir nefes al” dedi. “Önemli olan tanı alıp ilaca başlamış olman. Beni ilgilendiren kısmı sadece tedavini düzenli olarak kullanıyor olman. Bunun dışında ne hikayen, ne de başkalarının ne düşündüğü önemli değil. Eğer sağlık ile ilgili bir sorun yaşarsan, elbette kendi doktorunla görüşeceksin ama ben her zaman yardım için burada olurum ya da seni bir uzmana yönlendiririm” deyince, o an kendimi öyle hafiflemiş hissettim ki…

Kısacası, o terapiler kesinlikle çok işe yaradı. Hem kendimle, hem de sağlık durumumla barıştım. Sonrası da kendiliğinde aktı gitti. Zaten bir süre daha terapiye devam ettim. Yeni iş yerimde kısa sürede sağladığım uyum ve başarı, kesinlikle o terapilerden geçiyor.

Şu anda ne iş yapıyorsun?

Hala aynı yerdeyim. Üstelik bölge yöneticisi oldum.

Harika, tebrik ederim.

Teşekkür ederim. Sonuç olarak en dibi gördüğüm ya da gördüğümü düşündüğüm yerden, en üste tırmandım diyebiliriz. Dahası, kendimi mesleki anlamda da güvende hissediyorum. Geçtiğimiz yıl, şirketin yurtdışındaki merkezinde yer alan yönetim HIV odaklı, komisyon tarzı bir şey oluşturdu. Amaç HIV ile yaşayan çalışanları desteklemek ve bu konuda dünya genelindeki organizasyonda eğitimler vermekmiş. Yerel anlamda sorunları ve endişeleri duymak istiyorlarmış. Her şey gizlilik esaslı yürütülecekmiş. Konuyu şirket doktoru bana aktarınca kabul ettim. Üç online toplantı yapıldı şu anda kadar. Sanırım önümüzdeki yıl şirket içi bilgilendirme seminerleri başlayacak. Bakalım, yaşayıp göreceğiz…

Peki, baba olma serüvenini de kısaca dinlemek isterim. Ne zaman evlendin? Ne zaman çocuk sahibi oldun…
2018 yılında ben apar topar hastanelik oldum yine. Apandisitim patlamış ama öyle böyle değil, bağırsaklarıma bulaşmış falan. Tam teknik tarafını bilmiyorum ama doktor “Bayağı uğraştırdı temizlerken” demişti. 2 gece hastanede yattım. Özel bir hastanedeydim. Allah var, orada da her şey çok yolunda gitti. Gündüz görevli hemşirelerden biri, günde beş kere falan bana tansiyon ölçmeye geliyordu.

Sanırım burada apayrı bir hikaye var…

Aslında yok. Çıkış günü, üçüncü günün sabahında taburcu olmadan önce, hemşire yine tansiyon ölçmeye geldiğinde şakayla karışık “Sizin de yüzünüzü bir daha göremeyeceğim ne yazık. Bir kahve içebilseydik keşke” dedim. Annem de yanımdaydı, kızdı hatta “oğlum ayıp” falan diye…

Sonra, olan oldu ve -olayları kısaca anlatıyorum- bir gün biz, bir kahve içtik. Başka bir gün bir kahve daha… Bir gün geldi ve belirli bir amaçtan bağımsız olarak yemeğe davet ettim kendisini. Yemekteki sohbetimiz sırasında ben kendimden ve HIV’den bahsederken ne kadar çekingensem, o da tam tersi bir o kadar konu hakkında rahatlıkla konuşabiliyordu. O an ağzımdan kaçıverdi ve “Biz evlenelim mi?” deyiverdim. Bir kahkaha patlattı. “Ohoo” dedi “Bu ne acele! Hem işi ucuza getirmek yok. Adam gibi yüzük alıp, diz çöker evlenme teklif edersin. Ben de üzerine bir düşünür, kararımı bildiririm” dedi. Şimdi çoluk çocuk yaşıyoruz işte…

Dedim ya bir yerden alırken, bir yerden veriyor. Karşıma böylesine biri çıkabileceğini hiç düşünemezdim bile. HIV’e benden daha pozitif yaklaşan bir insanla evliyim. O kadar pozitif ki sürekli benle maytap geçiyor.

Geçenlerde başparmağımda şeytan tırnağı çıkmış, ben evhamlanıyorum kendimce. “Eyvah” dedi, “kesin şimdi seni karantinaya alırlar. Bu yaşta çocuğum babasız da kalacak.” Beni gerçekten anlayan ve sakinleştiren biri. Daha ne olsun ki?

Çocuğunuz ne zaman dünyaya geldi?

Pandeminin ortasında eşim hamile kaldı ve yine pandeminin ortasında doğum yaptı. Ev ile hastane arasında, maskeli bir şekilde gelişti her şey.

Güzel bir yaşamı olsun ufaklığın. Senden hikayeni bu şekilde duymak bana da çok iyi geldi. Her gün yeni tanı alan kişilerin kişisel endişelerini dinliyoruz. Senin hikayen, onlara danışmanlık verirken bizlere de ilham olacak. Röportajı yavaş yavaş bitirmek istiyorum. Son sözlerin varsa alayım.

Aslında söylenecek o kadar çok şey var ki. Ben de bazen sosyal medya üzerinden sahte kimlikle yeni tanı alan insanlarla konuşuyorum. Ve görüyorum ki aslında hepimizin endişeleri aynı. Tabi onları görünce ben ne kadar şanslı olduğumu bir kez daha anlıyorum ve biliyorum ki bu şansın yaratılması bizlerin elinde. Bizler kendimizle ne kadar barışık olursak, işler o kadar çabuk normale dönüyor. Tabi burada HIV’e yaklaşımı pozitif olan hekimlerin ve HIV enfeksiyonuna yönelik bilgi sahibi olan terapistlerin de önemi çok büyük. Ve elbette her bir bireyin, tanı aldıktan sonra bu tarz hekim ve terapistlere erişimi de çok önemli.

+++

Sevgili Mustafa’nın tanı aldıktan sonra yaşadıkları bize gösteriyor ki, aslında gerçekten HIV değil, bilgisizlik HIV ile yaşayanlar için büyük bir tehdit. Bu sebeple HIV alanında çalışan farklı disiplinden uzmanların ve aktivistlerin odaklanması gereken en önemli konu, HIV hakkında doğru bilgileri toplumun tüm kesimlerine ulaştırmak olmalı.

Yağmur ŞENOĞUZ

Pozitif Yaşam Derneği

Destek Merkezi Koordinatörü