Tıbbi bir olgunun önyargılara kurban edildiği, insanlık tarihinin ilk, tek ve bitmeyen ayrımcılık ve damgalamaya karşı duruşun simgesi olan gün!

1 Aralık tarihi, HIV ile yaşayan kişilere destek vermek, HIV salgınına dikkat çekmek ve AIDS’le ilişkili hastalıklardan yaşamlarını kaybedenleri anmak için her yıl dünya çapında insanların bir araya geldiği özel bir gündür. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere, başka hastalıklara dikkat çekmek adına ilan edilen özel günlerden farklıdır 1 Aralık!

1988 yılında Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından alınan ortak kararla her yıl BM’ye bağlı kuruluşlar, hükümetler, sivil toplum kuruluşları ve diğer tüm paydaşlar tarafından çeşitli etkinliklerle önemine vurgu yapılan bu anma günü, aslında bizlere mücadelenin hâlâ daha çok başında olduğumuzu söylüyor. Her sene farklı bir tema çerçevesinde dünya çapında yürütülen etkinlik ve kampanyalarda insanlar, HIV ile yaşayan kişilerin yaşadıkları ayrımcılık, ötekileştirme ve damgalamaya karşı farkındalığın, desteğin ve dayanışmanın evrensel sembolü olan kırmızı kurdele takıyor.

Bu yazımda sizlere, HIV enfeksiyonunun tarihçesini anlatmayacağım. Zaten dergimizin bu sayısında, yazılarıyla değer üreten diğer yazar arkadaşlarımız, her şeyin başladığı o ilk zamana dönüp sizlerle nitelikli bilgiler paylaşacaklardır. Başta marjinal olarak nitelendirilen gruplardan bireyler olmak üzere, yıllardır HIV ile yaşayan hastaları kabul eden ve tedavi süreçlerinde onların sadece hekimi değil, aynı zamanda destekçisi olan ve HIV ile yaşarken karşılaştıkları hak ihlallerine karşı duruş sergileyen bir enfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji uzmanıyım. Bu bağlamda, bu yazımda benim asıl üzerinde durmak istediğim konu, bu bitmek bilmeyen ayrımcılığın günlük teamül haline getirildiği, önyargılara mahkûm edilmiş bir tıbbi olgu olan HIV enfeksiyonunun farklı yüzü.

Travma, tanı almakla başlıyor.

Biz hekimler için her bir birey, her bir hasta çok özeldir. Varoluş amacımız, bize başvuran hastayı tedavi etmek ve sağlığına kavuşturmaktır. Ancak söz konusu HIV enfeksiyonu olduğunda bu durum biraz daha farklılaşıp zorlaşıyor. Çünkü karşınıza yeni tanı almış bir vaka geldiğinde, sağlık durumu iyi ve güncel tedavilerle sağlık tablosunu koruyabileceğimiz nitelikte bir hasta olsa dahi, enfeksiyonun yarattığı algıdan mütevellit her vaka bir travma ile yolculuğuna başlıyor.

Kanser gibi çoğu zaman daha zorlu vakalarda dahi hastalar, iyileşebileceği ve sağlıklı günlerine dönebileceği umuduyla her zaman motive bir şekilde tedavilerini sürdürürler. Ancak söz konusu HIV enfeksiyonu olduğunda hastalar, tanı almaları ile birlikte, her ne kadar güncel tedavilerin sayesinde HIV ile enfekte olmadıkları dönemdeki kadar sağlıklı ve aynı yaşam süresi beklentisi ile yaşayacaklarını bilseler dahi, yönetimi zor olan bir tanı sonrasında travma yaşıyorlar. İşte biz HIV ile yaşayan hasta takibi yapan hekimler, daha yeni tanı alınan erken dönemden itibaren sadece hastalığın seyrini takip etmiyoruz, aynı zamanda onların yaşadığı ayrımcılık ve damgalama temelli kaygı durumlarını da yönetmeye çalışıyoruz. Çünkü biliyoruz ki, onların tedavi süreçlerinde onlara sadece reçete yazarak değil, aynı zamanda onların psikolojik iyi halini sağlarsak, tedaviye uyum sağlayacaklardır.

HIV, sadece bir enfeksiyon!

Bazı vakalar bahsettiğim bu kaygı durumunu kendileri regüle edebilyorlar. Ancak HIV enfeksiyonu ile ilgili bilgi yetersizliği olan ve bununla doğru orantılı olarak psikolojik sağlamlığı güçlü olmayan vakalarda durumun anksiyeteye dönmesi kaçınılmaz oluyor. Bunu okuduğunuzda HIV ile enfekte vakalardaki psikolojik tablonun bu kadar hızlı travmatize olmasını şaşırtıcı bulabilirsiniz. Ama tanı aldıktan sonra sosyal çevreniz tarafından dışlanma ve öğrenilmesi halinde işinizden olma ihtimallerinin güçlü bir şekilde söz konusu olduğu, hatta HIV konusundaki tüm bilimsel gelişmelere rağmen basit bir invaziv girişimin yapılmasının dahi reddedildiği bir kronik enfeksiyona sahip olduğunuzu bir anlığına hayal ettiğinizde, kendinizi nasıl hissedeceğinizi bir düşünün. O zaman o kaygı tablosunun nasıl bu kadar çabuk anksiyeteye dönebileceğini de anlayacaksınız.

HIV takibi yapan biz enfeksiyon hekimleri, geniş bakış açısıyla tam olarak bu büyük resimle mücadele ediyoruz. Dolayısıyla, HIV pozitif hasta takibi yapmak, sadece tahlil sonuçlarına bakıp 3 aylık tedavi reçetesi yazdığımız bir süreç değil. Her görüşmede içinde bulunduğu psikolojik durumu tasvir ederek ona yaklaştığımız, çoğu zaman yaşama dair öğütler verdiğimiz, tedavi bağlılığını ve devamlılığını güçlendirmek adına akran gruplarına, derneklere yönlendirdiğimiz, yaptığımız iş ile hiç alakası olmamasına rağmen bazen hukuki destek alması gerektiğine inandığımız için geri bildirim verdiğimiz, çok yönlü bakış açısına sahip olmak zorunda olduğumuz bir süreçtir HIV pozitif hasta takibi yapmak.

Tedavi başarısı dediğimiz…

İşte biz, tedavi başarısını tam olarak böyle sağlamış oluyoruz. Hastalarımızın psikopatolojik değil, aynı zamanda sosyopsikolojik durumlarını da takip ederek tedavi sürekliliğinde oluşabilecek aksamalara engel olmak tedavi başarısını getiriyor. Onların HIV ile yaşıyor olmaları münasebetiyle günlük hayatta karşılaşabilecekleri her türlü sorunun, tedavi bağlılığında oluşturabileceği düzensizliklere karşı önlem al- mak ya da önlem almalarını sağlamak, tedavi takip sürecimizin temelini oluşturuyor.

Bu bağlamda, HIV ile yaşayan bireylerin yaşamlarını “normal” seyirde sürdürebilmelerini sağlayacak tüm unsurlara sahip olmaları, bizim tedavi başarısına ulaşabilmemiz için büyük önem arz ediyor.

Ve bu durum sadece bizlerin takipli hastalarımıza doğru tedaviyi vermemizle sağlayabileceğimiz bir durum değil ne yazık ki!

Peki siz bu başarının neresindesiniz?

Dünyadaki örneklere baktığımızda HIV ile mücadelede başarı kazanmış toplumların, sadece kamunun değil, aynı zamanda sivil toplum ve özel sektör kuruluşlarının da yüksek HIV farkındalığı ve ayrımcılığa karşı geliştirdikleri politikalarla bu başarıya eriştiklerini net bir şekilde görebiliyoruz. Ancak bizdeki durum ne yazık ki pek de iç açıcı değil!

Her ne kadar insidansı düşük ülkeler arasında yer alsak da, 2010 yılından itibaren yeni tanı sayılarındaki trajik artış bize, her şey için geç olmadan önlem almamızı söylüyor. Bu sebeple HIV ile yaşadığı için işinden atılan, HIV ile yaşadığı için kamu hizmetlerinden o ya da bu şekilde mahrum bırakılan hastalara karşı acil ve ciddi önlemler içeren politikalar devreye girmelidir. Özellikle sağlığa erişim konusunda yaşanan engellere karşı, biz hekimlerin de ortak bir duruş sergilemesi önemlidir. Fakat hâlâ, bazen kendi görev yaptığımız hastanelerde bile, HIV ile yaşayan kişilerin özellikle cerrahi sağlık hizmetlerine erişiminde sorunlarla karşılaşabiliyoruz.

Anlık müdahalelerle şimdilik aşabildiğimiz bu sorunlar, vaka sayılarının artışı ile zaman içerisinde kontrol edilemeyecek bir hale dönüşebilir. Bu sebeple biz sağlık uzmanları olarak, meslek, branş ya da kademe fark etmeksizin, HIV hakkında daha çok konuşmalı, güncel bilgileri sağlık sistemimizin tümüne yaymalı ve aslında bir toplum sağlığı sorunu olan HIV ile daha etkin bir şekilde mücadele etmenin yöntemlerini birlikte üretmeli ve gelecek 1 Aralıklarda artık engelleri değil, birlikte ulaştığımız başarıyı konuşmalıyız.

Uzm. Dr. Alper GÜNDÜZ

Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı

Başakşehir Çam ve Sakura Şehir Hastanesi